Bitti

Yazmasam ağlayacaktım. Ağladım, yazdım.
Gök gürledi.
Orkestra senfonisine başladı.
Tatmin edilemeyecek huzursuzluğumla kendimi nuh gemisinin içinde buldum. Huzursuzluğum, bir kaç insan ve her tür hayvandan bir çift. Denizdeki depdebe huzur veriyordu çalkantılı yaşamın çalkalanmamış ayran tadındaki yarım buruk halime: huzursuzluk. Gemilerdeki güvertelerin karanlık yerlerinde dişleri iri ve keskin fareler olduğunu bu zamana kadar duyagelmiştim. Karanlıkta kemirirlermiş peynirlerini. Fareler ruhumu neden kemiriyor? Ben de mi karanlıktaydım.. İçinde bulunduğum geminin salaş köşesinden besleniyor beslenmemiş ruhum. Huzursuzluk, ruhum ve ben için tamlamadan ibaret sanıyordum oysa. Düpedüz sapan saçma cümleler bunlar. Hareket etmeliydim. Geminin ön uç kısmına gittim -kaçtım- . Bu sefer titanik sahnesini canlandıracaktım ki yanlız olduğumu aptal bir ayı anladı. Traji hiçte komik olmayan gülüş attı bana.
– Ayı git işine, kovandan bal çal sen arılarla oynaş.
– Fil sen niye gülüyorsun? İnsan gayet yalnız olabilir bunla mutlu olabilir hatta.
– Palavra. Dedi fil.
– Hadi ordan sen kendi hortumuna gül. Hem boa yılanı yutmuş olmalıydı seni.

Çok kalabalıklaştı burası. İnsan kalabalığı değil hayvan kalabalığı. Gerçi normal dünyadan farkı pek yoktu insan ve hayvan arasında. İki resim arasında yedi fark bulunamayacak kadar benzerlerdi kanımca.

Yağmur yağıyordu geminin üzerine zaten anlamıştım şimşek çakmasından yağmurun geleceğini. Şimşek her zaman yağmurun ulağı ise huzursulukta ölümün habercisiydi mutlak.

Gemideki her çesit hayvan toplanmış halimle dalga geçmeye başlamıştı bile.
“Maymun senin gülmeye hakkın yok aynı atadan geliyoruz seninle.” Aklı olmadığından olsa gerek intikam alıyordu bana sırıtarak zannımca. Bir muz fırlattım önüne ( muzu neden yanımda bulundurduğuma dair hiç bir fikrim yok). Yemeye koyuldu. Bu hareketten sonra aynı atadan geldiğimize bir nebze daha inandım mutluluğa ulaşan insanın çevresindekileri unutuvermesi gibi. Kurtulmalıydım uç kısımdan. İnsanların gülüşlerini bile abes karşılarken, hayvanların gülüşlerine tahammül edemezdim.

Güverteye uzanan merdivenlerden indim aşağı doğru. Güvertede ben ve geminin kaptanı nuh peygamber vardı. Oğlunu ve karısıni arkasında bıraktığı için huzursuz olduğuna inaniyordum. Güverte direğinin yanına kaptanla omuz omuza gelecek şekilde oturdum. O ve ben hiçbir şey konuşmadık huzursuzluklarımız konuştu. Onun tufanı hem içsel hem dışsaldı. Benim ise yalnızca içsel çünkü arkamda bıraktığım kimse yoktu huzursuzluğumu da alıp binmiştim gemiye. Gemide her hayvan bir nüsha olmasından sebep huzursuluk hayvanı da olmalıymış gemide.

Gök gürledi. Savaşmazsam ağlayacaktım. Kalktım. Gece karanlığında yarı belirsiz şekilde ıslanmıştı arkam. Nuh’a baktım gözlerini kaçırdı benden ya da gözleri hiç bende değildi şüpheliyim. Geminin kıç tarafina gidecektim orada rahatça dövüşebilirdim huzursuzluğumla. Bu sefer uç kısmına tam zıt merdivenlerden yukarı çıktım. Geminin arka tarafı boştu. Çünkü hiçbir hayvan insan dahi arkada kalmak istemezdi. Ben ise kendi tufanımla yenişmeye gelmiştim buraya. Mertlik gereği ikimizde bıraktık kılıçlarımızı. İlk yumruğu huzursuzluk attı. Hep öyle değil miydi zaten insan ilk huzursuzluğa değil, huzursuzluk insana bulaşırdı. Bulaştı mı bir kere keneden farksızdı bir şey hariç kan değil ruh emen bir keneydi bu. Hayvanoğluhayvan huzursuzluk. İkinci yumruk benden geldi. Huzursuzlukla yaşayamazdı insan onun üzerini kapatmaya ona galebe çalmaya mahkumdu sahte mutluluk rüyaları için.

Huzursuzluk sağlam dövüşçüydü ilk yumrukta değil gözlerindeki mutluluğa olan kininden anlamıştım bunu. Durmadı, ardı ardına aparkat yağdırıyordu suratıma. Bu sefer hayvanlar gülüşü kesmiş, Nuh ayağa kalkmış huzursuzlukla insanoğlunun savaşını izliyorlardı. İzlenmek hoşuma giderdi. İzleyicileri coşturmak onların teveccühünü kazanmak isterdim aslında ama bu savaşta değil. Bu savaş ki benim mahremimdi. İzleyici de savaşan da hakem de ben olmalıydım. İç savaşımı insanların görmesi beni güçsüz kılardı, böyle tanımlamıştı modern zamanın gelişmemiş ruhlu insanları. Ben ise modern çağda tam anlamıyla gericiydim. İnsanlık sorgulayışlarım ön köpek dişlerime gelen yumrukla sarsıldı. Gemi tarikatının topyekun izlediğin savaşta var olabilme kaygıma odaklanmalıydım. Yılmamalıydım.

Huzursuzluk eski boksçuymuş meğer yumruk atarken fısıldamıştı eski mesleğini. Olsun. Tüm tutkularım ve benliğim birleşirse kazanacaktım. Sürekli yumruklamaya başladım huzursuzluğu.. Yedi, sekiz, dokuz.. Buna karşın düşmanımın bedeni hissetmiyordu darbelerimi buna emindim. Son bir tekme atacaktım karın boşluğu ile apandist arasına kalan enerjimle. Attım da lakin.. Yere düşen ben olmuştum. Gemideki zeminin ıslaklığından ayağım kaymıştı. Zaten huzursuzlukta bu konuda çok iyiydi: insanın kendisine en çok güvendiği en iyi hissettiği anda ruhuna ölümcül çelmeler takma konusunda. Geminin kıç kısmının sağ tarafına doğru düşmüştüm. Nuh’un gemisi diline kördüğüm atmış, yağmur gemiye kusuyordu. Şimşek ard ardına çakmalarıyla yenilgimi deklare ediyordu. Çocuk değildim. Çocuk olsaydım ağlayacaktım. Hadi ordan! Ağladım çünkü çocuktum.

Ağrı dağı eteği büyüklüğünde devasa geminin kıç kısmının sağ tarafında huzursuzluğa yenilmiş sağı solu kanayan hıçkırarak ağlayan insanoğlu. Huzursuzluk kahkahamsı gülüş oklarını seri bir şekilde fırlatıyordu bana. Ben ise o anda hıçkırıklarımı cümlelerimin noktası haline getirmiştim:” yenildim. Hıçkırık. Kaybettim. Hıçkırık. Zayıf bir hayvanım. Hıçkırık.” Tek çare kalmıştı. Çıkmazlarla karşılaştığında da böyle derdi insan. Tufandan kaçmak için bindiğim gemiden, gemi sakinlerinim huzuru ve yenilgiyi kabullenmek istemediğimden atlayacaktım denize.
Atladım.
Huzursuzlukta benim ardımdan atladı.
Huzursuzluk ve benim yerim bu gemi değildi.
Tufandı.
Bu böyle, insan işte..
Bitti.

yazdı

Paylaş

Bunları da okumak isteyebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir